top of page

AZINLIK RAPORU VE CEZA HUKUKUNDA TEŞEBBÜS KAVRAMI

3 saat önce
3 dakikada okunur

Ahmet Bahadır Çavuşoğlu

Bilkent Üniversitesi Hukuk fakültesi



Usta yönetmen Steven Spielberg’in 2002 yapımı Azınlık Raporu (Minority Report) filmi, ceza hukuku tarihinin başından beri süregelen tartışmalardan olan suça teşebbüs ve hazırlık hareketleri kavramlarına kendine özgü bir pencere açmakta. Ceza hukukunda her fiilin kendi içinde değerlendirilmeye ihtiyaç duyması sebebiyle, teşebbüs kavramının içeriğinin genel geçer ve katı bir ifadeyle kanunda belirtilmesi imkânsızdır. Teşebbüs hakkındaki kabul gören görüş, icra hareketlerinin başladığı, yani fiilin mağdura etki ettiği veya etki etmesinin kaçınılmaz olduğunun belirlendiği an olarak tanımlanabilir. Örneğin, öldürme suçunu işlemek için bir insanın silah satın alması "hazırlık hareketi" olarak değerlendirilirken; mağdurun yatak odasına silahla gizlice girmesi "teşebbüs" olarak kabul edilir. Buradaki asıl mesele, failin söz konusu fiili, suçun tamamlanmasına yönelik kesin bir iradi kararla uygulamaya koymasıdır.


Film, bildiğimiz hiçbir hukuk sisteminde var olamayacak bir konsept ortaya koyar: Suçları henüz işlenmeden, kusursuza yakın bir oranda tahmin edebilen bir ön-suç (pre-crime) sistemi. Her ne kadar Spielberg bu mekanizmayı üç insansı kâhin üzerinden kurgulasa da modern dünyanın büyük veri (big data), istatistik ve yapay zekâ algoritmalarındaki gelişimi göz önünde bulundurulduğunda, böyle bir tahmin mekanizmasının hayata geçirilmesi bilim kurgudan ziyade yakın bir geleceğin fragmanı gibidir. Hâlihazırda Çin gibi ülkeler, vatandaşları hakkında topladıkları devasa verileri bir "sosyal kredi" sistemiyle entegre ederek kullanmaktadır. Kameraların ve algoritmaların her anımızı kaydettiği, kıyasladığı ve puanladığı bu yapı, toplumdaki farklılıkları tek tipleştirirken; hepimizi, ders kitaplarında okumadığımız türden dijital bir diktatörlüğe doğru hazırlamaktadır. Ancak veri gizliliği ve anayasal özgürlükler başlı başına ayrı bir incelemenin konusu olduğundan, meselenin ceza hukuku boyutuna, yani "suçların önceden bilinebildiği" o kurgusal topluma geri dönelim.


Böylesi bir sistem, her şeyden önce mevcut ceza hukukunun en temel karinelerini ihlal eder. Mahkeme önünde suçu kanıtlanana kadar herkesi masum kabul eden (masumiyet karinesi) bir hukuk sistemi, henüz işlenmemiş ve icra hareketlerine dahi başlanmamış bir suçu hiçbir koşulda hukuki bir vaka olarak değerlendiremez. "In dubio pro reo" (şüpheden sanık yararlanır) ilkesi, modern hukukun temelindeki insan odaklı ve özgürlükçü düşünce yapısını yansıtan en net örnektir. Ancak senaryomuzu devam ettirmek adına, devletin faydacı bir güvenlik anlayışıyla bu karineleri yok saydığını ve anayasanın da bu yeni düzene uydurulduğunu varsayalım.


Bu distopik aşamada karşımıza çıkan en büyük hukuki ve felsefi açmaz, sistemin kusursuz çalışacağına dair hiçbir garantinin olmamasıdır. Yakalanan her fail, mahkemede suçu işlemeyi aklından geçirdiğini ancak son anda "gönüllü vazgeçme" iradesi göstereceğini öne sürebilir. Ceza hukukunda failin icra hareketlerini kendi iradesiyle yarıda bırakması, onu ceza almaktan koruyan en önemli kurumlardan biridir. O kırılma anından önce fiiller henüz hazırlık aşamasında kaldığından cezai bir sorumluluk doğmamalıdır. Bu totaliter sınırlar içinde dahi, hukukun temel mantığı zerre kadar korunacaksa, verilebilecek en sert yaptırım kişiyi tamamlanmış bir cinayetten değil, ancak suça teşebbüsten yargılamaktır. Bir suçu henüz bitmeden, hatta icra hareketleri başlamadan işlenmiş varsaymak, insan iradesini kökten reddetmektir. İradenin ve seçme özgürlüğünün olmadığı yerde hiçbir insan davranışlarından sorumlu tutulamaz; sorumluluğun olmadığı yerde ise hukuktan bahsedilemez.


Bütün bu hukuki ve sosyal imkânsızlıklara rağmen, devletin bu sistemi kullanarak insanları cezalandırdığını varsayalım. Böyle bir düzende devlet, adaleti tesis eden bağımsız bir aygıt olmaktan çıkarak, toplumu sterilize eden mekanik bir "risk yönetimi" şirketine dönüşür. Ceza hukukunun faili ıslah etme, caydırıcılık ve topluma kazandırma amacı yerini salt "etkisiz hâle getirmeye" bırakır. İşlemedikleri suçlardan ötürü tutuklanan kişiler, kendi eylemlerinin değil, algoritmaların veya kâhinlerin onlara biçtiği istatistiksel potansiyelin mahkûmu olurlar. Bu durum, suçun şahsiliği ilkesini yok ettiği gibi, insanı deterministik bir makine konumuna indirger.


İnsanı makineden ve kodlardan ayıran yegâne unsur, eyleme dökülmeden önceki o son saniyede devreye giren ahlaki muhakeme yeteneğidir. İnsanoğlu, zihninde en karanlık suçları tasarlayabilen ancak özgür iradesi ve vicdanı sayesinde son anda o tetiği çekmekten vazgeçebilen karmaşık bir varlıktır. Azınlık Raporu’nun bize gösterdiği en çıplak gerçek şudur: Kusursuz güvenliğin sağlandığı, suç oranının sıfıra indirildiği bir toplum cazip görünse de bunun bedeli "özgür iradenin" idam edilmesidir. Hukuk; düşebilen, hata yapabilen ve kendi iradesiyle doğrusunu bularak vazgeçebilen "özgür insan" için vardır. Gerçekleşmemiş ihtimalleri cezalandıran bir sistemin adı adalet değil, mutlak bir tiranlıktır.


KAYNAKÇA: S. Spielberg, Yönetmen, Minority Report. [Film]. Amerika Birleşik Devletleri: 20th Century Fox & DreamWorks Pictures, 2002.

Toroslu, N., & Toroslu, H. (2025). Ceza Hukuku Genel Kısım (28. baskı). Savaş Yayınevi.

 
 
 

Yorumlar


Yazı: Blog2 Post

©2023, Hukukta Kariyer Kulübü tarafından Wix.com ile kurulmuştur.

bottom of page